Zoque.Forum
Dirsek Teması:
Geri Dön Zoque.Forum » Kültür ve Sanat » Edebiyat » hikaye #04 | Kulübe


Yanıt
 
LinkBack Seçenekler
Old 02.12.2004   #1 (permalink)
oky
 
oky's Avatar
 
Üyelik Tarihi: 30.12.2000
Yer: İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 2,780
Görsel: 12
hikaye #04 | Kulübe


Havasız kulübeme bırakılan, cüzdanlara konulmak üzere üretilmiş küçük yeni yıl takvimini gördüğümde gerçekten de pek üzülmemiştim. Bu sene şubatın yirmi dokuz gün sürecek olması, zaten birbirinden farksız yaşayacağım üç yüz altmış beş güne, sıradan bir yirmi dört saat daha eklenmesinden başka bir anlam ifade etmiyordu benim için.

Güneş çevresinde yedi defa dolanmıştım burada yaşamaya başladığımdan beri. Bu dünyaya gözlerimi açalı da neredeyse bir o kadar olmuştu. Anlayacağınız kendimi bildim bileli bu kulübedeydim. Üstelik bana ait bir kulübe de değildi fakat burayı yurdum saydığımı itiraf etmeliyim. Burası benim evim. Kabullendim hayatımı burada sürdürmeyi. Ve sonlandırmayı.

Tek başıma yaşamıyorum. Geniş bir yer olmasa da arkadaşlarımla birlikte kalıyoruz. Sıcak bir ortam. Başlarda pek yadırgamıştım. Alışalı çok zaman geçti. Sıcak bir ortam olduğu konusunda pek emin değilim aslında. Belki de alıştığım için öyle söylüyorum. Dışarıyı çok merak ediyorum çünkü. Hayal meyal hatırlıyorum dışarıda olduğum, henüz buraya taşınmadığım bebeklik günlerimi. Kendimi sonradan kör olmuş bir insan gibi hissediyorum. Sağlıklı olduğum vakitleri en fazla bir rüya kadar anımsayabiliyorum.

Bu kulübede yaşayan bazı arkadaşlarım oldukça şanslı. Onlara sık sık dışarı çıkma hakkı tanınıyor. Kimileri ise çok kadersiz. Ben de onlardan biriyim. Hatta bu kulübenin en eskilerindenim. Çoğu sonradan geldi buraya. Hepsiyle iyi anlaşıyorum. Yeniler bana saygıda kusur etmiyor. Bir aile gibiyiz.

Zaman pek hızlı geçmiyor yine de. Dışarıda gezip tekrar kulübeye dönenlerin anlattıklarını dinliyoruz merakla, radyonun yayın saatleri dışında kalan zaman dilimlerinde. Zaman konusu benim için çok fazla önemli. Burada herkesin bir görevi var çünkü. Benim görevim ise zaman. Zamandan ben sorumluyum. Bu bir şanssızlık mı bilemiyorum fakat bana öyle geliyor. Zamanın bir türlü akıp gitmediği bir yerde zamandan sorumlu olmak, bunaltıcı.

Radyodan söz etmiştim. Evet bir radyomuz var bize dışarıdan bahseden. Radyonun tek işlevi bu ve bize fazlasıyla yetiyor. İçerisiyle dışarısı arasında bir köPage Rankingü görevini üstleniyor çünkü. Daha başka ne isteyebiliriz ki bu kulübede? Dışarıya çıkmış olanlar bile geri döndüklerinde kulaklarını radyodan alamıyorlar. Radyo bizim en büyük eğlencemiz.

Gerçi ne zaman yayın yapacağı belli olmuyor. Aniden program başlayabiliyor. Bu pek önemli değil. Yapacak başka işimiz yok çünkü sınırlarla çevrili bu yerde. Radyo ne zaman çalışırsa, o zaman dinliyoruz onu. Yeniler heyecanlanıyor böyle olunca. Her şeye olduğu gibi buna da alıştım ben.

Hayatımın son demlerindeyim. Artık miladımı doldurmak üzereyim. Alıştığımı söylüyorum sık sık çevremi saran tüm sıradanlığa fakat bu böyle daha ne kadar devam edebilir ki? Hem gücümün de tükendiğinin farkındayım. Evet, yetersiz kalıyorum yaşamakta. Gün be gün direncimi kaybediyorum. Arkadaşlarım da bu kayboluşun bilincinde. Buna şiddetle karşı çıkıyorlar. Benim ölmemi istemiyorlar. Onlar tarafından önemsenmek çok hoşuma gidiyor ancak kararımı verdim ben. Dayanmak için hiçbir çaba sarf etmeyeceğim artık. Yok oluşumu zamana bıraktım ve ben yok olduğum vakit, zaman da yok olacak. Arkadaşlarım biraz da bu yüzden tedirgin. Onlara çok defa, bu kulübede zamanın önemsiz olduğunu anlatmaya çalıştım. Hatta bu güne dek sadece onlar mutlu olsun diye zamanla ilgilendim, ki bunu kaldırabileceğimi ben bile tahmin etmiyordum. Radyo programlarının bile belli bir vakitte başlamadığı, gecenin de gündüzün de içeriye karanlıktan başka bir şey sızdırmadığı bu kulübede zamanın ne önemi olabilir ki? Kararımı verdim ben.
__________________
.
blogger | deviant | lastfm | twitter | myspace
oky şu an çevrimdışı  
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Spurl'e kaydet! http://reddit.com/submit?url=%url%&title=%title%Wong'e kaydet!Yahoo'ya kaydet!Google'a kaydet!MSN'e kaydet!Facebook'e kaydet!
Mesajdan alıntı yaparak yeni bir cevap ekleyin
Old 02.12.2004   #2 (permalink)
oky
 
oky's Avatar
 
Üyelik Tarihi: 30.12.2000
Yer: İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 2,780
Görsel: 12
Re: hikaye #04 | Kulübe

Şu an kendi köşeme çekilmiş, buranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Çünkü ne zaman öleceğim belli değil. Saldım kendimi. Her an son nefesimi verebilirim. Artık zamanı da tutamıyorum. Arkadaşlarımın tüm ısrarlarına rağmen zamandan koptum. Sadece çevremi izliyor ve burada geçirdiğim yedi sene boyunca yaşadıklarımı düşünüyorum. Daha doğrusu dinlediklerimi. Burada yaşamak diye bir şey yok aslında. Sadece dinlemek var. Radyo programlarını. Eskilerini unuttum doğrusunu söylemek gerekirse. Ne de olsa aklım eskisi kadar kuvvetli değil. Çok yaşlandım. Son birkaç programı hatırlayabiliyorum ancak.

“Anne! Mavi kazağım nerede?”
“Çıkardığın yerdedir oğlum.”
“Ya onu demiyorum, vardı ya boğazlı. Uzun süredir giymediğim?”
“Onu ben komşuya verdim.”
“Of anne! Hep aynı şeyi yapıyorsun. Bana sormadan kıyafetlerimi başkalarına veriyorsun. Seviyordum ben o kazağı.”
“İyi de oğlum o sana artık küçük geliyordu. Kolları neredeyse dirseklerindeydi.”
“Tamam da neticede güzel bir kazaktı. Üzerine bir hırka geçirip giyebilirdim.”
“Hem eskimişti o, boş ver, başka bir şey giyiver.”
“Of!”

Zaman benim işim. En azından öyleydi bu programı dinlediğimde. programın konusu bu yüzden ilgimi çekmişti. Arkadaşlarım, özellikle de yeni gelenler sevmiyordu bu tarz programları. Onlar daha eğlenceli olduğunu düşündükleri başka programları seviyordu. Bense bundan memnun olmuştum. Hatta hafızamda hep bunun gibi programlar var. Diğerlerinden hoşlanmıyorum ben.

“Dur yapma, annen gelecek!”
“Ya gelmez!”
“Yapma dedim. Hadi müzik dinleyelim.”
“Bırak şimdi müziği, seni seviyorum!”
“Ben de seni seviyorum ama dur!”
“Hadi ama sevgilim, istemiyor musun?”
“Elbette istiyorum ama annen her an gelebilir, hadi müzik dinleyelim.”
“Of! Peki tamam.”
“Kızma hadi..”

Müziği açmışlardı daha sonra. Kulübedeki bir çok arkadaşımın hevesi kursağında kalmıştı. Benimse, müziği açmaları çok hoşuma gitmişti. Müzik bir büyüdür benim için. Sayfalar dolusu şiir yazarak verilmeye çalışılan duygu birkaç notayla anlatılabilir çünkü. Hiçbir kitap bence müzik kadar etkili değildir. Ruhun gıdası diyorlar ya, aynen öyle. Zamanın, aslında bir türlü geçmek bilmezmiş gibi uzun sürmesine karşılık, esasta ne kadar da hızlı geçtiğini bir şarkı mi daha iyi anlatabilir, yoksa bir roman mı? Edebiyatçıların ‘roman’, müzisyenlerinse ‘şarkı’ dediğini duyar gibiyim. Ama asıl önemli olan iki tarafa da ait olmayanların dahi ‘şarkı’ cevabını verdiğini hissediyor olmam galiba.

Neyse..
__________________
.
blogger | deviant | lastfm | twitter | myspace
oky şu an çevrimdışı  
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Spurl'e kaydet! http://reddit.com/submit?url=%url%&title=%title%Wong'e kaydet!Yahoo'ya kaydet!Google'a kaydet!MSN'e kaydet!Facebook'e kaydet!
Mesajdan alıntı yaparak yeni bir cevap ekleyin
Old 02.12.2004   #3 (permalink)
oky
 
oky's Avatar
 
Üyelik Tarihi: 30.12.2000
Yer: İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 2,780
Görsel: 12
Re: hikaye #04 | Kulübe

Zaten planlıyordum artık yaşamıma son vermeyi. Fakat doğrusu, kesin olarak karar vermeme en çok, dışarısıyla yaptığım o büyük buluşma sebep oldu. İtiraf ediyorum. Çok heyecanlanmıştım. Heyecanlandığım kadar sevinmiştim de aynı zamanda. Bir an için terfi edeceğimi sanmıştım bu kulübeden. Aslında ne kadar da değersiz olduğumu aklımdan çıkarmıştım. Umutlanmıştım. Daha fazla konuşabileceğimi sanmıyorum.. Bünyem daha fazla kaldıramayacak bunu. Son saatlerimde, dediğim gibi, buranın tadını çıkarmak istiyorum. Dinlediklerimi düşünüp, hayatımın bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmesini istiyorum. Bu benim son arzum.

“Seni gerçekten çok seviyorum. Ömrümün sonuna dek hayatta en değer verdiğim varlık olarak kalacaksın. Yaşadığımız her şey için sana teşekkür ediyorum. Seni asla unutmayacağım. Hoşça kal..”

O gün program neşeli sayılmazdı. Kahramanımız, sevgilisinden ayrılıyordu. Programları -belki de başka bir alternatifimiz olmadığından- yakından takip ettiğimiz için, hepimiz çocuğun kız arkadaşını tanıyorduk. İlişkilerinin her aşamasından haberdardık. Ne günler yaşamışlardı.. Gençtiler her ikisi de. Beraber gülüp, beraber ağlamışlardı. Neticede her güzel şey gibi, onların da aşkı sona ermişti. Çocuk son telefon konuşmasını ağlayarak yapıyordu. Daha sonra da arkadaşını aradı ve kız arkadaşından ayrıldığını söyledi. Belli ki teselli arıyordu. İyimser düşünülecek olursa, henüz çok gençti ve yaşadıkları -tıpkı benim hayatım gibi- sıradandı. O yaştaki her gencin başından geçerdi böyle aşk hikayeleri. Çocuk zırlayıp duruyordu oysa; anılarını sanki hiç bitmemişler gibi zihninde canlandırıyor olmalıydı. Bilmiyordu çünkü zamanın gücünü. Sonuçta o, kulübede yaşamıyordu, gerçek bir hayatı vardı. Şimdilerde ağlamasına sebep olan olaylara, gelecek yaşantısında gülümseyecekti. Tatlı hatıralara..

Zaman oldukça kuvvetlidir gerçek yaşantılarda!

“Oğlum var ya, çok tatlı ya!”
“Salla mesajı gitsin!”
“Ya reddederse?”
“N’olacak ya, bir şey olmaz, sen yaz mesajı.”
“Senden hoşlanıyorum mu yazayım?”
“İşte ne bileyim, yaz duygularını, aklına ne geliyorsa yaz.”
“Peki yazıyorum. Heyecan bastı!”
“Ne var bunda heyecanlanacak be? O da bir insan sonuçta.”
“Öyle ama bir görsen! Bir içim su.. Büyük bir ihtimalle kabul etmeyecek beni.”
“Nerden biliyorsun oğlum, kraliçe değil ya!”
“Resmen kraliçe. Ne yapsın ki beni?”
“Midesinin altında kaka taşımıyor mu? Çok yiyince geğirip, terleyince kokmuyor mu sanki! Çok fazla önemsiyorsun böyle durumları.”
“Yazdım mesajı.”
“Yolla gitsin!”
“Yolladım anasını satayım!”
“Aslında var ya, yollamasan daha iyi olurdu.”
“Ne diyorsun oğlum sen, yolla diyen sen değil miydin?”
“Tamam da, yüz yüze konuşman daha faydalı olurdu senin için. Kıza o kadar güzel diyorsun, alışkındır böyle mesajlar almaya. Cevap bile yazmaz hatta.”
“Ya tam dayaklıksın, yedin başımın etini ‘mesaj yaz’ diye.”
“Kesin şu an gülüyordur. ‘Hangi salak acaba bu?’ diye düşünüyordur.”
“Öyle mi dersin?”
“Madem o kadar güzel, seni ne yapsın ki hem?”
“Hani kaka taşıyordu?”
“Oğlum bu tip kızlar var ya, kesin tuvalete bile gitmiyordur, yoktur onların öyle bir boşaltım sistemleri.”

Genelde böyle programlar yayınlanıyordu. Programların hepsinde tüm karakterler aynıydı. Yani yeni bir kızdan hoşlanan bu çocuk, birkaç ay önce o çok sevdiği sevgilisinden ayrıldığı için hayata küsen çocuktan başkası değildi. Arkadaşlarım, çocuk ile arkadaşının muhabbetlerine gülüyorken, ben her zaman ki gibi, zamanın ne kadar da kuvvetli olduğunu düşünüyordum. Zaman hakikaten çok kuvvetliydi. Bana pek benzemiyordu..

“Vay, kerata! Kocaman olmuşsun len! Daha dün bacak kadardın?”
“E amca senin dün dediğin kim bilir kaç sene öncesidir, hiç uğramıyorsun..”
“Vay, vay! Büyümüş de amcasından hesap soruyormuş.”
“Sorarım tabi. Ben bayramlarda seni hep arıyorum, halini hatırını sürekli soruyorum. Sen ise bir takıldın şu Bodrum’a, şehre gelmek bile istemiyorsun.”
“Ne yapayım çocuğum, onca sene burada ekmek peşinden koştuktan sonra emekliliğimizin tadını çıkarıyoruz işte.”
“Merak ediyorum aslında evini, bu yaz geleceğim.”
“Gel tabi, bana diyorsun, sen gelmiyorsun asıl!”
“Benim mazeretim var. Okulum var, yazları ise kursa devam ediyorum.”
“Her neyse, kaçarı yok bu sene Bodrum’a bekliyorum.”
“Senin için değil ha, evini merak ettiğim için..”
“Gel ulan buraya, özledim seni!”

Amcası bir hafta kadar onlarda kaldı. Yani en azından bir hafta boyunca bütün radyo programlarında amcası da yer alıyordu. Konuk karakterdi herhalde. Kadrolu değildi. Bir hafta sonra da emekli olduktan sonra yaşamayı tercih ettiği Bodrum’a dönmüştü. Amcasının da dediği gibi çocuk hızla büyüyordu. Amcası onu en son gördüğünde orta son sınıf öğrencisiyken, bu ziyaretinde lise ikinci sınıf öğrencisi olmuştu bile. İki senedir görüşmüyor olmalarına rağmen, çocuk çok değişmişti. Amcası da hala eskisi kadar genç sayılmazdı. Zaman ilerledikçe değişmeyen tek bir şey bile yoktu, hem gerçek hayatta hem de bizim havasız kulübemizde. Her şey ama her şey bir değişim sürecinde. Canlı ya da cansız, fiziksel ya da manevi; değişmeyen hiçbir şey yok. Zamana karşı çıkabilecek kimse mevcut değil..

Bu radyo programı, ben kulübeye geldim geleli devam ediyor. O yıllarda, programın baş kahramanı çocuk da ufaktı. program, ‘arkası yarın’lar gibi senelerdir devam ediyor. Gerçek zamanlı olarak kahramanlar da büyüyor, yaşlanıyor ve hatta ölüyor. Ne zaman başladığını doğrusu kimse bilmiyor. Ben buraya geldiğimde, burada uzun zamandır yaşıyor olanlar dahi, programın ne zaman başladığını bilmiyordu. Onlar geldiklerinde de kulübe sakinleri, ne zaman başladığını bilmediklerini söylemiş. programın ne zaman başladığını kulübedeki kimse bilmiyordu.
__________________
.
blogger | deviant | lastfm | twitter | myspace
oky şu an çevrimdışı  
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Spurl'e kaydet! http://reddit.com/submit?url=%url%&title=%title%Wong'e kaydet!Yahoo'ya kaydet!Google'a kaydet!MSN'e kaydet!Facebook'e kaydet!
Mesajdan alıntı yaparak yeni bir cevap ekleyin
Old 02.12.2004   #4 (permalink)
oky
 
oky's Avatar
 
Üyelik Tarihi: 30.12.2000
Yer: İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 2,780
Görsel: 12
Re: hikaye #04 | Kulübe

Zamanın nasıl da süratle ilerlediğini, takvimler ya da saatler tam anlamıyla belirtemez bence. Bu yüzden arkadaşlarıma sürekli, zamandan sorumlu olmamın çok anlamsız olduğunu ifade ediyorum. Takvimler ya da saatler sadece birer aldatmaca. Ömürlerin ne kadar da kısa olduğu, fark edilmesi epey zor ufak ayrıntılardan anlaşılır çünkü. Bunu söylüyor olmamın, geçenlerde yaşadığım o büyük buluşmayla hiçbir ilgisi yok. Ben ezelden beri böyle düşünüyorum. O buluşma sadece bunu destekledi. Zaman belirteçleri, aslında zamanla hiç ilgisi olmayan ufak ayrıntılar.

Hem bence zaman diye bir şey hiç olmadı zaten. Zaman sadece yaşanılanların yazıldığı bir kitap gibi. Evet, zaman bir hatıra kitabı! Zaman; insanın, bir şey yapıp, ardından başka bir şey yaparken, ilk yaptığı şeyi düşünmesidir. Zaman; yapılan şeylerin kronolojik sıraya konulmasıdır. Zaman; fotoğraf makinesi nasıl ki an’ı belgeliyorsa, her daim fotoğraf çeken bir makineden alınan resimlerde görünenlerin, ‘şu resimden sonra bu çekildi, bundan sonraysa o’ gibi düşünülüp, öncelik sonralık sırasına göre dizilmesidir. Önce yapılan ve sonra yapılan vardır. Sadece yapılan şeyler vardır. Bir şey, bir diğer şeyden sonra yapıldığı için ‘aradan zaman geçmiştir’ diye düşünmek saçma değil mi? Zaman sadece yaşanılanların yazıldığı bir kitap gibidir. Nasıl ki bir yazar, bir kitapta anılarını belli bir düzen içerisinde anlatıyorsa, bunları belli bir düzen içerisinde de yaşamıştır. Eğer yaşadıklarını, aynı anda yapmadı da, birini önce bir başkasını ise sonra yaptı diye zaman kavramının olduğu savunulursa, o vakit, başka olgular da icat etmek durumunda kalırdık. Tıpkı, kitabı yazarken yaşadıklarını öncelik sonralık sırasına göre yazması gibi. Yani, kitabı yazarken yazdıklarını ‘önce bunu yapmıştım, sonra bunu yaptım’ şeklinde planladığı gibi.

Zaman diye bir şey gerçekten yoktur. Bunu o büyük buluşmadan çok daha önceleri düşünmüştüm. Ama yine de zamanın olduğuna inanmak zorundayım. Buna mecburum. Çünkü zaman güçlü bir şeydir. Benim zaman olmadığını iddia ettiğim şey, adı her neyse, çok güçlüdür. Zaman hayatın bir parçasıdır. Daha basit düşünülecek olursa, zaman her yerdedir. Edebiyatta bile zaman vardır. Konuşurken ya da yazarken. Zaman aslında kalem gibi bir şeydir. Düşünülenler, kağıda dökülmek için kaleme ihtiyaç duyarlar. Zaman bir araçtır. Kağıda dökmek için kaleme ihtiyaç varsa, konuşmak için de dile ihtiyaç vardır. Her ne yapılacaksa yapılsın, mutlaka bir araca ihtiyaç vardır. Zaman diye bir şey yoktur. Zaman, yaşamanın aracıdır. Hayata anlam verilemediği için, zaman adı verilen hayali bir olgu icat edilmiştir. İnsanlar işin kolayına kaçmış. Her şeyin bir aracı vardır oysa zaman diye bir şey yoktur.

Ben zamandan sorumluyum. Fiziksel zamandan. Beş duyu tarafından gözlemlenemeyen, gözlemlenemediği halde olduğu iddia edilen zamandan değil; bir eğlence ya da yaşamı kolaylaştırıcı bir etken olarak varolduğunu düşündüğüm zamandan. Matematiksel zamandan sorumluyum ben. Hiç önemsemediğim, o büyük buluşma sebebiyle değil, prensip olarak karşı çıktığım, buna rağmen ondan sorumlu olduğum matematiksel zamandan.

Zaman bir din gibidir. Zaman Allah’tır! Varlığı ispatlanamayan fakat çevrede gerçekleşen olaylardan ötürü olması gerektiğine inanılan bir düştür zaman. Zamanın olduğunu hangi bilimsel çalışma kanıtlayabilir ki?

Eskidim artık. Bitiyorum. Bu kulübe, alıştığım için sıcak bir ortam olduğunu söylediğim bu kulübe, sanki dört bir yandan bana yaklaşıyormuş gibi, ruhumu daraltıyor. Büyük buluşma.. O büyük buluşma, benim mahkeme sonucumdu. O büyük buluşma, benim idam kararımdı. O büyük buluşma, güzel bir rüyadan, kabusa uyanmamdı. Söz etmek istemiyorum ancak ondan başka söz edecek bir şey de aklıma gelmiyor doğrusu.

“Hangi sınavlarınız kaldı?”
“Ya bir tek kompozisyon kaldı. Oh be! Tatil gibisi yok.”
“Kompozisyon mu? Ne soracak?”
“Ne bileyim anne, bilsek herhalde sınav olmazdı; ödev olurdu.”
“Hayır yani, belli bir konu mu veriyor yoksa herkes istediğini mi yazıyor?”
“Belli bir konu veriyor sınav zamanı ama yine de herkes istediğini yazıyor, bu yüzden herkes farklı not alıyor.”
“Dalga geçme!”

Bu programda çocuk oldukça mutluydu. Okulları yarı yıl tatiline giriyordu ve son sınavını da verip on beş gün evde istirahat edecekti. Şubat, onun sevdiği bir aydı. Hem de bu sene yirmi dokuz gün sürecekti. Dört yılda bir böyle oluyor. Dünya, güneş ve ay arasındaki bir mevzu olsa gerek, ben bilmiyorum. Dış dünyayı bilmiyorum. İç dünyamız var bizim burada. Bir de radyo yayınlarımız var dış dünyayı yansıtan. Dış dünyada ben de yaşadım kısa bir süre. Hatırlamıyorum. Küçüktüm ve çok zaman geçti üzerinden. Büyük buluşmaya kadar hiçbir bilgiye sahip değildim orası hakkında. İşte bazı arkadaşlarımız, yani dışarıya çıkıp geri dönenler, anlatıyorlardı kendilerince bir şeyler lakin bilmediğim bir şeyi zihnimde verimli bir şekilde canlandıramıyordum.

Ölmek zorundayım ben. Zaten o büyük buluşmadan sonra farklı duygular içindeyim. Sanki o büyük buluşmayı yaşayabilmek için yedi sene boyunca bu kulübede beklemişim gibi hissediyorum. Hayattaki tek amacım buymuş gibi. Ben bu kulübeye, bu yüzden gelmişim. Öyle hissediyorum. Arkadaşlarım, o büyük buluşmaya tanık olduklarından beri, hayalperest kişiliklere büründüler. Onlar da ileride böyle buluşmalar yaşayabilme arzusuyla bir beklenti içerisine girdiler. Dışarı çıkamayan hatta benim gibi daha öncesinde dışarıyı hiç tatmamış olan bazı kişiler, sürekli ne kadar da şanslı olduğumu söyleyip duruyorlar. Hiç de öyle düşünmüyorum. En azından şu an. Kabul ediyorum, hayatımda hiç o kadar sevinmemiştim. Dış dünyayı iliklerime kadar hissetmiştim. Ama neticede şu an yine aynı havasız kulübenin içerisinde, ‘belki bir büyük buluşma daha yaşarım’ umuduyla hayatıma devam edemem. Tükeniyorum. O büyük buluşmanın coşkusu, ardından derin bir hayal kırıklığı, beni daha da hastalandırdı. Ölüyorum.

Ölmeden önce yaptığım son şey ise, buranın tadını çıkarmak olacak. Zaman olgusunun olmadığının bir diğer büyük kanıtı da bu işte! Hep öyle olmaz mı.. Hoşlanmadığımız bir uğraş olduğunu varsayalım. Hatta tiksindiğimiz, nefret ettiğimiz. Yapmaktan hiç zevk almadığımız bir şeyler.. Başka bir alternatifi olmadığından, artık hayatın rutin bir parçası haline gelen, angaryasını çekmekten öte bir çaremizin olmadığı bir işi, son kez yapıyor olmak onu değerli kılmaz mı? Bu kulübede her birey, bir şeylerden sorumlu. Benim zamandan sorumlu olduğum gibi, hikayelerden sorumlu olan bir arkadaşımın bana anlattığı hikayede bir çocuk, tadını çıkardığı bir gecenin ertesi gününde bisiklet sahibi olacaktı. Bisikleti olmasını çok istiyordu ve sonunda babası ona bisiklet almaya karar vermişti. Çocuk bisikletsiz geçirdiği hayatının son gününü zevkli geçiriyordu. Sayılı gün çabuk geçer, derler ya. Hiç alakası yok. Sayılı gün hiç de hızlı geçmez. Benim demek istediğim bu değil. Çocuk da bisiklet alınacağını öğrendiği günden, bisikletsiz geçireceği son geceye kadar, günlerin hiç de süratli ilerlemediğinin farkındaydı zaten. Ama yavaş yavaş bir sona varıyor olmanın bilinci, beklenilen müddeti sevimli kılabiliyor. Uzun süre yürünen bir yolun ardından kapıya varıldığında, kapıyı açmakta acele edilmemesinin sebebi de bu! Çocuk bisiklete o kadar yoğunlaşmıştı ki, hayatı; bisikletli ve bisikletsiz diye pek de bir anlam ifade etmeyen iki başlığa ayırmakta hiç de sakınca görmemişti. Hayat o an için ona, iki şekilde yaşanırmış gibi geliyordu. Bisikletsiz hayata, yani onun o anda yaşıyor olduğu hayata yabancı değildi tabi. Bizzat onun içerisindeydi. Oysaki bisikletli hayat tanımadığı bir yaşamdı. Farklı bir boyuta geçiş yapıyormuşçasına odaklanmıştı bisiklete. O uzunca yüründükten sonra varılan kapının ardında neler olduğu bilinmediği için açılmasında hiç acele edilmediği gibi. Tereddüt dolu. Bilinçli olmayan bir ikilem. Dediğim gibi, çok az vaktim kaldı.. Tadını çıkarıyorum. Bir çocuk gibi.. Öldüğümde bir bisikletim olacak benim. Farklı bir boyuta geçiş yapacağım. Heyecanlıyım.

Kulübemize yeni bir arkadaş daha katıldı geçen gün. Cüzdanlara konulmak üzere üretilmiş küçük yeni yıl takviminin ardından gelen bu konuk, büyük buluşmamızın bir özetiydi. Şimdilerde tedirgin, yabancılık çekiyor, alışacak elbette. Onu hep birlikte okuduk. Büyük buluşmanın özetini.. Bir kompozisyonun konusu olmak nedense beni o büyük buluşma kadar heyecanlandırmadı. Şaşırdığımı kabul etmeliyim hatta mutlu da oldum doğrusu. Kısa süreli bir mutluluk. Asla benim intihar kararımı erteleyemeyecek kadar kısa süreli.

Radyo, bir geçiş kapısı aynı zamanda. Kulübeye hepimiz radyo sayesinde geldik. Ve sık sık dışarıya çıkıp geri gelenler, radyo üzerinden bu yolculukları yapıyorlar. Yeni dostumuz da herkes gibi radyo aracılığıyla geldi buraya. Dış dünyadan.. O programın bir parçasıyken, artık sadece bir dinleyici. Programdaki çocuğun kompozisyon sınavında yazdığı yazının bir kopyası.. Ve bu kopyanın baş kahramanı benim. programın baş kahramanıysa hiçbir zaman olamayacağım. Çocuğun, ‘zaman’ konulu kompozisyonunda yazmış olduklarına rağmen, Azrail ile randevumu iptal etmemekte kararlıyım. Bu dostumuzu okurken, hepimiz, yeni bölüm bir radyo programı dinliyormuşçasına tüm dikkatimizi ona vermiştik.
__________________
.
blogger | deviant | lastfm | twitter | myspace
oky şu an çevrimdışı  
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Spurl'e kaydet! http://reddit.com/submit?url=%url%&title=%title%Wong'e kaydet!Yahoo'ya kaydet!Google'a kaydet!MSN'e kaydet!Facebook'e kaydet!
Mesajdan alıntı yaparak yeni bir cevap ekleyin
Old 02.12.2004   #5 (permalink)
oky
 
oky's Avatar
 
Üyelik Tarihi: 30.12.2000
Yer: İstanbul
Yaş: 23
Mesaj: 2,780
Görsel: 12
Re: hikaye #04 | Kulübe

Amaçsızca çekmeceleri karıştırırken, eski bir kol saati ilişti gözüme karalanmış kağıt yığınlarının arasında. Kayışları kopuk, camı tozlu, kaliteli olmayan plastikten yapılmış bu saat, kafasını uzatmış bana bakıyordu. Yabancı gelmiyordu siması. Belli ki tanıyordum onu. Biraz kurcaladım zihnimi. Sonra bazı bulanık sahneler belirdi gözümde. Çok ufaktım. Eski evimizdeydik, henüz taşınmamıştık şimdiki evimize. İsmini hatırlayamadığım bir gazete, saat armağan ediyordu okuyucularına. Küçüklüğümün hevesiyle almış ve ardından atmış olmalıydım çekmeceye umarsızca o masum saati. Şüphesiz hak etmemişti olanları. Benim yerime ona daha iyi bakabilecek bir çocuk, sahibi olabilirdi saatin. Aradan geçen onca seneyi çok daha mutlu ve huzurlu yaşayabilirdi. Kendimi suçlu hissettim birden.. Bakışlarımı kaçırmayı denedim saatten. Özür dilemeyi düşündüm, acaba beni affeder miydi? Cesaretimi topladım; derin bir nefes çektim. Yüzüm kızarmıştı utançtan. Saate bir kez daha baktım. Ne yapacağımı anlamış bir hali vardı. Korkak hareketlerle ellerimi ona yaklaştırdım. Sitemkar bir tebessümle bana göz kırptı. O esnada gerginliğimin büyük bir kısmı kayboldu. Onu elime aldım. Yaptıklarıma karşılık nasıl bir büyüklük gösterdiği ortadaydı. Bir kez daha buğulu gözlerle yüzüne baktım. Aman tanrım! Nasıl olabilirdi? Aradan geçen o kadar yılı bana şikayet edercesine, zamanı hala doğru gösteriyordu..




yaşadığım bir olay


yani çekmecede saati bulup şu son paragrafta yazdıklarım..
üç sene önceydi galiba, yazıyıysa geçen sene yazdım.
.
.
.
__________________
.
blogger | deviant | lastfm | twitter | myspace
oky şu an çevrimdışı  
Add Post to del.icio.usBookmark Post in TechnoratiFurl this Post!Spurl'e kaydet! http://reddit.com/submit?url=%url%&title=%title%Wong'e kaydet!Yahoo'ya kaydet!Google'a kaydet!MSN'e kaydet!Facebook'e kaydet!
Mesajdan alıntı yaparak yeni bir cevap ekleyin
Sponsorlu Bağlantılar
Zoque.Forum
Reklam
Yanıt

Etiketler

kulube , hikaye


 
Zoque'a hoşgeldiniz!
Zoque 27.02.1999 tarihinde yayın hayatına başlamış, paylaşıma dayalı bir oluşumdur. Tasarım, teknoloji, web, kültür ve sanat ana başlıkları altında bilgi paylaşımı ve benzer değerlere sahip katılımcıların birbirleriyle iletişime girmelerine imkan sağlar. "Az ama Öz" sloganından yola çıkarak, kaliteli ve nitelikli katılımı temel alır.

Saygın ve ciddi bir ortamda yardımlaşmak, haberleşmek, kendi bildiklerini diğer katılımcılarla paylaşmak isteyen, oluşumumuza düzenli katılımda bulunacağı inancını taşıyan konuklarımızı üye olmaya davet ediyoruz. [ » ]


Üye Girişi:

En popüler ilk 100 etiket
Tag Cloud
acil adsl ajax almak arama araniyor ariyorum ariyoruz asp bilen bilgi bilgisayar blog calisma canon css div domain dosya eleman film firefox flash font form forum fotograf freelance google gore grafik grafiker hakkinda hangi hata hatasi hosting html ilgili ilk image internet istanbul istiyorum java javascript karakter kayit kisisel kullanimi link logo mac mail menu microsoft muzik mysql nasil neden nedir online photoshop php problemi program programi reklam resim satilik sayfa script server ses sistemi site sitesi son soru sorun sorunsali sorunu sql swf tasarim tasarimci tasarimcisi tasarimi turk turkce veri video web windows wordpress xml yardim yazi yeni zoque
Zoque RSS Aboneliği
Son eklenen konuları e-posta ile haber verelim mi?

Forum Yazılımı: vBulletin® Version 3.7.4 Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0

Arayüz/Skin "Güneş" © www.zoque.com / net. Copyright © 1999 - 2008
Forum Saati GMT +2. Şu anda saat: 00:52.